top of page

Migren ve Kendini Koruyamamak: İçsel Çatışmaların Bedenle İlişkisi

Yazarın fotoğrafı: Gozde Nur Sahin
Gozde Nur Sahin
11 Eki
7 dakikada okunur

Suçluluk beklentisi, ifade edilemeyen duygular ve bedenle temasın azalması üzerine klinik gözlemler ve bilimsel araştırmalar



ifade edilmeyen duygular

Migren yaşayan bazı danışanlarımla yaptığım psikolojik çalışmalarda, birbirinden oldukça farklı yaşam öykülerinin içinde tekrar eden bir örüntü dikkatimi çekiyor: Kendilerini korumakta ve savunmakta zorlanma hali.


Rahatsız oldukları bir durumda itiraz edememek, istemedikleri bir şeye hayır diyememek, haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunamamak ya da öfkelerini ifade edememek…

Ancak burada dikkatimi çeken yalnızca çatışmadan kaçınmaları değil. Kendilerini savunma düşüncesinin bile yoğun bir suçluluk beklentisi yaratabilmesi.


Sanki iki seçenek arasında kalıyorlar: Ya kendi ihtiyaçlarını koruyacak ve bunun yaratacağını düşündükleri suçlulukla karşılaşacaklar ya da sessiz kalarak ilişkiyi korumaya çalışacaklar.


Çoğu zaman ikinci seçenek devreye giriyor.


Fakat burada beni asıl düşündüren, ifade edilemeyen öfke veya incinmenin ötesinde bir durum var: Bazı danışanlar, rahatsız oldukları anda ne hissettiklerini de fark edemiyorlar. Kendi ihtiyaçlarına, duygularına ve bedenlerinin verdiği işaretlere ulaşmakta zorlanıyorlar.

Migrenin başladığı döneme ilişkin anıları ve bunlarla bağlantılı daha eski deneyimleri çalıştığımızda ise bazı danışanlarımda atakların sıklığında ve şiddetinde belirgin azalmalar gözlemliyorum.


Bu klinik deneyimler beni uzun zamandır aynı sorular üzerinde düşündürüyor:

Kendimizi koruyamadığımızda içimizde ne olur? İfade edemediğimiz duygularla bedenimiz arasındaki ilişki nasıl değişir? Ve bu süreçler migrenin seyrinde nasıl bir rol oynayabilir?


Kendini koruyamamak bazen öğrenilmiş bir ilişki biçimidir

Kendini savunmak, sınır koymak veya hayır demek herkes için aynı anlamı taşımaz.

Bazı insanlar için bunlar doğal birer kendini koruma davranışıyken, bazıları için karşısındaki kişiyi incitmek, bencillik etmek, ilişkiyi tehlikeye atmak ya da kötü biri olmak anlamına gelebilir.


Özellikle çocuklukta öfkesinin kabul edilmediği, itirazlarının cezalandırıldığı, ihtiyaçlarının geri plana atıldığı veya başkalarının duygularından sorumlu tutulduğu ilişkilerde kişi, kendi ihtiyaçlarını korumanın bedelini ağır öğrenmiş olabilir.


Böyle deneyimler her zaman açık bir yasak biçiminde yaşanmaz.


Bazen çocuk, ebeveyninin üzülmemesi için kendi üzüntüsünü saklamayı öğrenir. Bazen itiraz ettiğinde karşılaştığı sessizlik, geri çekilme veya suçlama, kendi isteğini ifade etmenin ilişkiyi tehlikeye attığı anlamına gelir.


Zamanla kişi yalnızca ne söyleyeceğini değil, neyi söylememesi gerektiğini de öğrenir.

Yetişkinlikte bu öğrenmeler şu düşüncelerle karşımıza çıkabilir:

“Hayır dersem kırılır.”

“Kendimi savunursam tartışma çıkar.”

“Öfkelenmeye hakkım yok.”

“Benim yüzümden üzülmesini istemiyorum.”

Burada suçluluk, davranıştan sonra ortaya çıkan bir sonuç değildir. Henüz kişi kendisini savunmadan, onu durduran bir beklenti haline gelmiştir.


Kişi çoğu zaman kendi rahatsızlığından önce karşısındakinin nasıl hissedeceğini düşünür.

Psikoloji literatüründe kendini susturma olarak ele alınan örüntü, bu deneyimin bir yönünü açıklamaya yardımcı olur. Kişi ilişkisini sürdürmek, çatışmayı önlemek veya kabul görmeye devam etmek için kendi duygu ve ihtiyaçlarını geri plana atabilir.

Ancak bunun bedeli yalnızca söylenmemiş sözler olmayabilir.



kendini sınırlamak

İfade edilemeyen duygularla ne olur?

Öfke, yalnızca saldırganlıkla ilgili bir duygu değildir. Aynı zamanda bir sınırın ihlal edildiğini, bir ihtiyacın karşılanmadığını veya kişinin kendisini koruması gerektiğini haber verebilir.


İncinme, üzüntü ve korku da benzer biçimde yaşadığımız olaylara ilişkin önemli bilgiler taşır.


Peki, kişi bu duyguları hissetmenin veya ifade etmenin tehlikeli olduğuna inanıyorsa ne olur?


Bazen duygusunu küçümser.

Bazen karşısındakinin davranışını açıklamaya çalışırken kendi yaşadığını önemsizleştirir.

Bazen kızgınlığını fark ettiği anda kendisini suçlamaya başlar.

Bazen de ortada rahatsız edici bir şey olduğunu bilir ama ne hissettiğini tarif edemez.

Burada duyguların bedende fiziksel olarak depolandığını söylemiyorum. Daha çok, kişinin yaşadığı duygusal deneyimi tanıma, anlamlandırma, ifade etme ve gerektiğinde kendisini koruyacak bir davranışa dönüştürme süreçlerinin kesintiye uğramasından söz ediyorum.

Kimi zaman olay sona erse bile kişinin zihninde devam eder.


Söyleyemediklerini tekrar tekrar düşünür. Kendini savunabileceği farklı konuşmalar hayal eder. Bir yandan haksızlığa uğradığını hissederken diğer yandan bu düşüncesinden bile suçluluk duyabilir.


Dışarıdaki çatışma yaşanmamıştır; fakat kişinin içindeki çatışma sürmektedir.


Arafta kalmak: Kendini korumakla suçluluk arasında sıkışmak

Bir danışanımın kendisini tarif ederken kullandığı “arafta kalmak” ifadesi, bu içsel çatışma üzerine yeniden düşünmeme neden olmuştu. Arafta kalma halini yalnızca iki seçenek arasında karar verememek olarak düşünmüyorum.


Bazen kişi ne yapmak istediğini belli belirsiz bilir. İtiraz etmek, uzaklaşmak, hayır demek veya kendisini savunmak ister. Fakat bunu yapmanın yaratacağını düşündüğü suçluluk, korku veya ilişkisel kayıp ihtimali karşısında harekete geçemez. Bir tarafta kendini koruma ihtiyacı vardır. Diğer tarafta, bu ihtiyacı karşılamanın tehlikeli olduğuna ilişkin öğrenmeler.

Kişi ne kendisini koruyabilir ne de yaşadığı rahatsızlığı bütünüyle geride bırakabilir.


Bu durumun bazı kişilerde yalnızca davranışsal bir duraksama olmadığını düşünüyorum. Kişi, çatışmanın yarattığı duygusal ve bedensel deneyimden de uzaklaşabiliyor olabilir.

O anda öfkesini, incinmesini veya korkusunu fark edemeyebilir. Bedenindeki gerginliği, nefesindeki değişimi ya da huzursuzluğu anlamlandıramayabilir.


Sanki kendisini korumak için ihtiyaç duyduğu içsel bilgilere erişimi de zorlaşır.

Elbette her kararsızlık, sessizleşme veya donakalma dissosiyasyon değildir. Ancak bazı kişilerde bu yaşantılar, duygusal uyuşma veya kendinden ve bedeninden kopuk hissetme gibi dissosiyatif deneyimlerle ilişkili olabilir.


Benim klinik açıdan üzerinde durduğum nokta tam da burada:

Kişi yalnızca kendisini ifade etmekten değil, kendisini koruması gerektiğini haber veren duygusal ve bedensel işaretlerden de uzaklaşıyor olabilir mi?


Bedenle temasın azalması ve migren

Bedenimiz, duygusal yaşantılarımızdan bağımsız bir yapı değildir.

Tehdit algısı, korku, öfke, üzüntü veya yoğun stres sırasında kalp atışımız, solunumumuz, kas gerginliğimiz ve dikkatimizi yönelttiğimiz bedensel duyumlar değişebilir.


Bu sinyalleri algılama ve anlamlandırma becerisi, psikoloji ve sinirbilim alanında interosepsiyon kavramıyla ele alınır.


Migren üzerine yapılan bazı araştırmalar, bedensel farkındalık ve duygusal işlemleme süreçlerinin migren yaşayan kişilerde farklılaşabileceğini gösteriyor.

Örneğin 2025 yılında yayımlanan bir araştırmada, migreni olan kişiler kalp atışlarını takip etmeye yönelik bir görevde sağlıklı katılımcılara göre daha düşük performans göstermiştir. Buna karşılık kendi bedensel duyumlarına ilişkin farkındalıklarını daha yüksek bildirmişlerdir. Bu oldukça ilginç bir ayrım. Çünkü bedensel duyumları yoğun yaşamak, onları her zaman doğru ayırt edebilmek veya anlamlandırabilmek demek değildir.


Aynı araştırmada kronik migren yaşayan katılımcılarda, epizodik migren yaşayanlara kıyasla bedensel dissosiyasyon belirtileri daha yüksek bulunmuştur. Yani bedenden kopma, kişinin zaman zaman bedenini kendisine yabancı hissetmesi veya bedensel duyumlarıyla bağlantı kurmakta zorlanması gibi deneyimler yaşama sıklıkları daha yüksek çıkmış.


Başka beyin görüntüleme araştırmaları da migrenli bireylerde olumsuz duygusal uyaranların işlenmesi sırasında, duygusal değerlendirme ve ağrıyla ilişkili bazı beyin bölgelerinin farklı tepkiler verdiğini göstermiştir.


Bu bulgular, duygusal yaşantılarla bedensel işlemleme süreçleri arasındaki ilişkinin migren açısından önem taşıyabileceğini düşündürüyor.

Ancak bu araştırmaların hiçbiri, migrenin doğrudan ifade edilemeyen öfkeden veya kendini savunamamaktan kaynaklandığını kanıtlamıyor.


Benim klinik gözlemlerimle bilimsel bulguların kesiştiği yer de tam olarak burası: Duygusal deneyimi işleme biçimimiz, bedenimizden gelen sinyallerle ilişkimiz ve migrenin seyri arasında araştırılması gereken bağlantılar olabilir.


Migrenin başladığı döneme neden dönüyorum?

Migren yaşayan danışanlarımla yaptığım çalışmalarda öncelikle atakların ilk ortaya çıktığı dönemi anlamaya çalışıyorum. O dönemde kişinin yaşamında neler olduğunu, hangi ilişkisel deneyimlerden geçtiğini, kendisini çaresiz veya savunmasız hissettiği durumlar yaşayıp yaşamadığını araştırıyorum.


Bazen ilk migren ataklarının başladığı döneme ilişkin bir anıda belirgin bir olumsuz inanç ortaya çıkıyor:

“Kendimi koruyamam.”

“Kendimi savunamam.”

Bu inançları yalnızca o dönemde yaşanan olaylarla sınırlı olduğunu düşünmüyorum.


EMDR çalışmalarında, aynı olumsuz inanç ve duygusal deneyimle ilişkili daha eski anılara da yöneliyoruz. Çünkü kişinin bugün kendisini savunamaması, yalnızca karşısındaki kişinin davranışıyla ilgili olmayabilir. Geçmişte kendisini korumaya çalıştığında yaşadığı çaresizlik, suçluluk veya ilişkisel tehdit deneyimleri de bugünkü tepkilerini etkiliyor olabilir.


Burada önemli olan, migrenin başladığı dönemde mutlaka travmatik bir olay bulunduğunu varsaymak değil. Danışanın yaşam öyküsünde, belirtilerin ortaya çıkışıyla anlamlı biçimde ilişkili olabilecek deneyimleri dikkatle araştırmak.

Bazı danışanlarda bu bağlantılar oldukça belirginleşirken bazılarında aynı örüntüyle karşılaşmayabiliriz.


EMDR çalışmalarında gözlemlediğim değişim

EMDR ile çalışırken amacım doğrudan migren atağını durdurmak değil; danışanın yaşadığı güçlüklerle ilişkili rahatsız edici anıları ve bu anıların bugün üzerindeki etkilerini ele almak.


Migrenin başladığı dönemdeki deneyimlerden hareketle “Kendimi koruyamam” veya “Kendimi savunamam” gibi olumsuz inançlarla ilişkili anılar üzerinde çalışıyoruz.

Bu süreçlerde bazı danışanların yalnızca geçmiş olaylara ilişkin duygularının değil, bugünkü ilişkilerinde kendilerini algılama biçimlerinin de değiştiğini gözlemliyorum.

Kendi ihtiyaçlarını daha kolay fark edebiliyor, öfkelerini tanıyabiliyor, sınır koyma düşüncesinin yarattığı suçluluğu yeniden değerlendirebiliyorlar.

Bazılarında bedensel duyumları fark etme ve anlamlandırma kapasitesinde de değişimler görüyorum.

Dikkatimi çeken ise bu psikolojik değişimlerle birlikte, bazı danışanlarda migren ataklarının sıklığında ve şiddetinde ciddi azalmalar yaşanması.

Hatta daha önce düzenli ataklar yaşayan ve çalışmamızın ardından uzun süre atak bildirmeyen danışanlarım da oldu.

Bu gözlemler benim için klinik olarak çok değerli. Çünkü yalnızca ağrının değil, kişinin kendisiyle ve ilişkileriyle kurduğu bağın da değiştiği bir süreç görüyorum.

Bununla birlikte bu değişimlerin tümünü yalnızca EMDR'ye bağlamak veya aynı sonucun her migren hastasında ortaya çıkacağını söylemek doğru olmaz.


EMDR'nin migren üzerindeki etkisini araştıran küçük ölçekli çalışmalar bulunuyor. Türkiye'de 2011 yılında gerçekleştirilen bir pilot araştırmada EMDR sonrasında baş ağrısı sıklığı ve süresinde azalma bildirilmiştir. Ancak araştırmanın küçük ve kontrol grubu içermeyen yapısı nedeniyle daha güçlü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Benzer şekilde, duygusal farkındalık ve ifade süreçlerini hedefleyen psikolojik müdahalelerin migren üzerindeki etkileri de güncel araştırmaların konuları arasında.

Bu çalışmalar henüz bütün sorularımızı yanıtlamıyor. Ancak psikolojik yaşantıların migrenin seyrindeki olası rolünü araştırmak için önemli bir alan açıyor.


Migreni yalnızca ağrı üzerinden düşünmek yeterli mi?

Migrenin ortaya çıkışında ve sürmesinde sinir sisteminin ağrı ve duyusal işlemleme mekanizmaları önemli rol oynar. Genetik yatkınlık, hormonal değişimler, uyku ve başka biyolojik etkenler de bu süreçte etkili olabilir.


Ancak insanın sinir sistemi, yaşam öyküsünden ve psikolojik deneyimlerinden bağımsız çalışmaz. Bu nedenle migreni anlamaya çalışırken biyolojik mekanizmalarla psikolojik süreçleri birbirinin alternatifi olarak görmenin eksik bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Klinik gözlemlerim, özellikle bazı migren hastalarında kendini koruyamama, suçluluk beklentisi, ifade edilemeyen duygular ve bedensel deneyimden uzaklaşma örüntülerinin birlikte ele alınmasının önemli olabileceğini düşündürüyor.


Burada sözünü ettiğim şey, her migrenin arkasında bastırılmış bir duygu olduğu iddiası değil. Daha çok, bazı kişilerde ağrının seyrini anlamaya çalışırken kişinin kendisini hangi durumlarda savunmasız hissettiğine, hangi duygularına erişmekte zorlandığına ve kendi ihtiyaçlarıyla nasıl ilişki kurduğuna da bakmak gerektiği.


Belki de üzerinde durmamız gereken yalnızca “Hangi durumlarda migren atağı geçiriyorum?” sorusu değildir.

“Kendimi hangi durumlarda koruyamıyorum?”

“Hayır demek benim için neden suçluluk anlamına geliyor?”

“Rahatsız olduğumda ne hissettiğimi fark edebiliyor muyum?”

“Bedenimin verdiği işaretlerle ne kadar temas halindeyim?”


Bu sorular her migrenin nedenini açıklamayabilir. Ancak bazı insanların kendilerini, ilişkilerini ve bedensel deneyimlerini anlamalarında önemli kapılar açabilir.

Çünkü bazen kendimizi koruyabilmenin ilk adımı, kendimizde neler olup bittiğini fark edebilmektir.



Bilimsel kaynaklar

  1. Koreki, A. ve arkadaşları (2025). Interoception and dissociation in migraine: A case–control study of chronic and episodic subtypes. Frontiers in Neurology. https://doi.org/10.3389/fneur.2025.1643260

  2. Wilcox, S. L. ve arkadaşları (2016). Increased Functional Activation of Limbic Brain Regions during Negative Emotional Processing in Migraine. Frontiers in Human Neuroscience. https://doi.org/10.3389/fnhum.2016.00366

  3. Konuk, E. ve arkadaşları (2011). EMDR Treatment of Migraine. Journal of EMDR Practice and Research. https://doi.org/10.1891/1933-3196.5.4.166

  4. Kaufmann, D. ve arkadaşları (2026). Emotional Awareness and Expression Therapy for Migraine: A Preliminary Randomized Controlled Trial. Pain Medicine. https://doi.org/10.1093/pm/pnag034

Bu yazı klinik gözlemlerimi ve ilgili bilimsel araştırmaları bir araya getirmektedir. Migrenin nedenleri ve tedavisi kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Psikolojik çalışma, gerekli nörolojik değerlendirme ve tedavinin yerine geçmez; uygun durumlarda bu süreci tamamlayabilir.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page